Toplum ve Siyaset - Birey toplum sorunları ve çözüm önerileri, sosyal hizmet alanında bilgiler...

EditörReklamİletişim Site içi arama:
 
Reklam
vermek
istiyorum!
 
 
E-mail:
Şifre:
   
Üye Olmak İstiyorum
Şifremi Unuttum
 
Kaynak Bilgiler
Aile
Araştırmalar
Çocuk-Gençlik
Emek Dünyası
İnsan Hakları
Kişisel Gelişim
Kültür Sanat
Güncel Siyaset
Sosyal Sorunlar
Sosyoloji-Tarih-Felsefe
Söyleşiler
Foreign Sources
 
Site İçeriği
Haberler
Linkler
En Çok Okunanlar
İlanlar
Forum
 
İstatistikler
Kayıtlı Yazı: 1618
Kayıtlı Üye: 2120
 
Anket
Yeni siyasal partilere ihtiyaç var mı?
Hayır
Evet
Sonuçlar
 
 
Söyleşiler
 
Yüreğinden Saz Oyan Sanatçı: Mansur Bildik’e Sorular
( toplumvesiyaset • Okunma Sayısı: 3061 )
 
 
Güngör Şenkal

* Bize çocukluk yıllarınızı anlatır mısınız?

- Tunceli’nin Mazgirt ilçesine bağlı Kurkurik (Aktarla) adlı çok fakir bir köyde; fakir ama çok dürüst, felsefesi olan, edebiyat ve müzikle alakalı bir Dede’nin çocuğu olarak dünyaya gelmişim. Köydeki geçim sıkıntısı ve komşularla geçimsizlik nedeniyle başka bir köye, Kuşhane’ye –şimdiki adını bilmiyorum- göçmüşüz. Doğduğum köyü, komşu ve akrabalarımızı hayal meyal hatırlayabiliyorum.

* Müziğe ilginiz ne zaman başladı? Neden saz?

- Müziğe ilgim, tabii ki babamdan dolayı başladı. Biz olgunlaştığımızda, bilgilendiğimizde öğrendik, dört aylıktan itibaren anne karnında duyabiliyormuşuz. Demek oluyor ki, bizim evde sık sık yapılan cemler ve çalınan deyişler, anne karnındayken aşılanmış bize. Kendimi bildikten sonra beş nüfuslu bir aileydik. İki kız ve üç erkek. Evde hemen herkes saz çalıyordu. Fakat, benim, nedense, babamdan imtiyazlı bir durumum vardı. Saza bir zarar geldiğinde, suçu ben üstleniyordum. Nasıl zarar veriyorduk? Örneğin, jiletle çalıyor, akordunu bozuyor, tellerini koparıyor, burgu ve eşiklerini kırıyor veya kaybediyorduk. Neyse ki, burgu ve eşik tanıdık marangozlara yaptırılabilirdi. O zamanlar, o dağların başında saz teli bulmak bir servetti. Birisi bir tel getirene kadar aylar yıllar geçerdi.

Babamın iyi saz çalması ve söylemesi ve bir de cemlerde insanların büyük bir huşu içinde, ağlaşarak dinlemesi, ayrı bir etkilenme nedeniydi benim için. İlk ilgim saza oldu. Daha sonra, köyümüzde bir düğün olmuştu, orada da sazın dışında başka tınılarla tanıştım: Davul ve zurna. Köy sakinleri, kapıya kadar gelen davul-zurnayla düğüne davet edilirdi. Hiç unutmam, ″Kara tren gelmez m’ola, düdüğünü çalmaz m’ola...″ vardı o zamanlar. Bizim eve o türküyü çalarak geldiler. Aman Allahım nasıl etkilendim, anlatamam. Aldım boş gaz tenekesini, deldim iki tarafından, ip taktım ve oğlakların önündeyken başladım davul gibi çalmaya. Madeni ve rezil bir ses. Ama benim hoşuma gidiyordu, gidikleri (oğlak), davarları güderken. Ancak, köydeki yaşlılarla hastalar da beni kovalıyordu: ″Kafamızı götürdün, evde saz burada teneke...″ diye. (Serindir diye evin önünde çalıyordum sazı.) Kaçıyordum, yukarılara gidiyordum. Dağlar, tepeler, dallar, benim o zamanki sahnelerimdi.

* Sanatınızı geliştirmek için neler yaptınız?

- Üzgünüm, tabii ki o zamanlar... Şöyle üzgünüm: Biliyorsunuz, yetenekli insanları uygar ülkelerde devlet arar, yetkililer arar. Okullara götürür. Atatürk’ün yaptığı gibi, biz Atatürk’e ulaşamadık tabii. ″Harika Çocuklar Yasası″nı çıkartmışız, taa Atatürk zamanında; ama, bizim köye ulaşamamış. İstanbul ve Ankara’da kalmış. Babamı da daha 12 yaşında, ilkokulu bitirmeden önce kaybedince işim zorlaştı. Köyde iyi saz çalanların yanına giderek, onlar bize geldiğinde onlara baka baka kendimi geliştirmeye başladım. Sonra, Adana’da oturmakta olan amcam İmam Bildik´in yanına gidince, daha Tunceli’deyken adını duyduğum Halkevleriyle, amcamın da desteğini alarak ilişkiye geçtim. Nota ve usul öğrendim.

Saatlerce düşürmezdim sazı elimden. Hâlâ uyguladığım bir çalışma tarzıdır. Ancak, sazınız varsa bunu yapabilirsiniz. Varsa, diyorum; çünkü sazsız kaldığım zamanlar da çok oldu. Henüz tanınmamış, maddi sıkıntılar içinde yüzerken, 150-250 lira arasında satın aldığım sazları, parasız kalınca Ankara Samanpazarı’nda, İstanbul Tahtakale ve Eminönü’nde 10-20 lira arasında satardım. Neyse, Adana’daki hocam beni çok beğendi. Sende kabiliyet var, ellerin, parmakların çok iyi, dedi. Çok öngörülü bir hocamızdı –sağolsun- Kayserili Ahmet Aydın. Orada geliştirirsin kendini, dedi; müzisyen arkadaşlarının yanına İstanbul’a gönderdi.

* Daha sonra, sanırım Avrupa macerası başlıyor. Avrupa’ya çıkmadan önce, hangi sanatçılarla birlikte çalıştınız? Sizi etkileyen, sanatından etkilendiğiniz sanatçı veya sanatçılar kimler?

- İstanbul’a geldikten sonra, önce İstanbul macerası başladı. Çok zor yıllar yaşadım. Hocamın arkadaşlarının yanında, o zamanki nezaket ve saygı kuralları gereği, hocam tarafından gönderildiğime ilişkin bir şey söylemedim kimseye. Oradaki plak stüdyolarında, sahnelerde nota yazıp çizen büyük abilere kola, sigara getirip götürüyordum. Taa ki, günün birinde rahmetli Halit Arapoğlu –Çukurova’da yetişen en önemli ses ve saz sanatçılarından biridir-,

"Seni buraya kim gönderdi, sen ne çalıyorsun?” diyene kadar. Utana utana sazı alıp çaldığımda, herkesin gözü bana döndü, "Yahu biz bu çocuğa ne yapıyoruz,” dediler. Her gün bir plak için çalmaya başladık Selahattin Sarıkaya’nın stüdyasında, Galatasaray’da. İlk çaldığım plağı hatırlamıyorum. Şenay Şenses’e mi çalmıştık?.. Adanalı bayan bir sanatçıydı. Mürüvvet Kekili olabilir. Bir grupta çalmaya başladık. Şef saz, dönemin en iyi çalanlarından Kazım Karaörs`tü. Beni beğendiğini söyleyip azmimi kuvvetlendirirdi. O zamanların çalışma biçimi şöyleydi: 15-20 tane enstrüman çıkarılıyordu. Bunlardan 1-2 kişi şefti, gerisi görüntü. Hepsi sazdı. Sazın kullanım alanı da gelişmemişti. Diğer çalgılarla entegresi yapılmamıştı. Darbukalar, renk ritmler ve sazdı. O da bizi idare etmedi. Hüseyin Güngör’ün saz dükkanında iş bulmuş çalışıyordum. Perde bağlıyor, sazın tellerini takıp akort yapıyordum. Aynı zamanda saz dersi veriyordum. Çok büyük ustalar var; sazı yapıyorlar, fakat ne sazın perdesini ne de akordunu yapabiliyorlar. Bunların başında, İstanbul Kasımpaşa`da Hüseyin Güngör, İzmir`de merhum Temel Şehit usta gelir. Temel usta sadece saz değil, çok muazzam tanbur, ud, kanun ve kemençe de yapardı. Ama, akort ve perde ayarı yapamıyordu.

Bu arada askerliğimi yaptım. Tam işimi düzene sokmuş, herkesçe tanınmışken, ağabeyimle çok büyük problem yaşadık, geçinemedik. Bu problemi çözmenin yollarından biri, İstanbul’u terk etmekti. Terk edip İzmir’e gittim. İzmir çukurunda da kendimi sazcı olarak göstermek istemedim. Yılmaz İpek, İzmir yöresinde önemli bir saz sanatçısıydı. Onun dükkanında çalıştım. Sonradan, tesadüf eseri beni dinleyince Yılmaz abi ve ötekiler, İzmir radyosunun otoriteleri geldi. İmtihan açılsa da bu çocuğu alsak, dediler. 1975 yılında imtihan açıldı ve o imtihanı iyi bir dereceyle kazandım. Bu sefer de piyasadaki insanlar gelip çalışmamı istedi. Çalışmak istemedim. Çünkü biraz sanatın hakkını aramak istedim. Aslında günübirlik bir sanatçı olmak istemiyordum. Çizgimi çok ciddi kurallar ve prensipler üzerinde kurmak istiyordum. Esasen, çevremdeki okuryazar arkadaşlar benim piyasada çalışmamı, yozlaşırım diye istemiyordu. Aynı eleştiri Avrupa`daki arkadaşlarımdan da geldi. Piyasada, restoranlarda çalma, bir kadeh içkiye gelir dinleriz seni, diyorlardı. Ben onlara teşekkür ediyor, her defasında da kumaşın kalitesinden bahsediyor, tasalanmamalarını salık veriyordum. Sonunda piyasadakinin 4 katı olanakları ve disiplini sağlayan bir grupla çalışınca, tabii insanlar daha çok dinlemeye başladı beni. O yıllarda Avrupa’ya giden bir sanatçı için bağlama saz sanatçısı lazım oldu. 1976’da. Turneye katılanlardan biri, İzmir’de yerel bir santçı olan Rıza Konyalı’ydı. İstanbul’dan da Şükran Ay. Gazeteci Savaş Ay’ın annesi.

Gençliğimden askerlik yıllarına kadar hep halk müziği ağırlıklı çalmıştım. Fakat bu turne başka bir olayı getirdi. İlk defa beni saz ve halk müziği penceresinden ayırarak, Türk Sanat musikisi dediğimiz, klasik saray müziğiyle de ilgilendirdi. Neden ilgilendirdi? Çünkü Türkiye’den bir nevi gurbete çıkıyoruz. Orada olanaklar benim için kısıtlı. Bir Türk halk müziği sanatçısı çalgıcısı olarak 15 kişiden aşağıya çalmıyorduk. Orada dört kişiyle çalmak mecburiyetinde kalıyorsun. Klasik, yani Türk Sanat Müziği okuyan sanatçıya çalan da size eşlik ediyor. O insanlar arasında uyum sağlamak lazım. O zaman Türk Sanat Müziğine de eğildim. Zaten inatçı ve idealist bir kişiliğim vardı. Grupta ismini şükran ve saygıyla anmak istediğim değerli bir kemani, İzmir radyosundan keman virtüözü Muammer Çetinyay vardı. İyi bir besteciydi. Sahnede bile beni motive ediyordu. Örneğin, ara taksimlerinin bazılarını bana çaldırırdı. Perdelerin adlarıyla, “oğlum si’ye geç, si’den do al, do’dan mi bemole geç, aman oradan fa diyez, sol peredesini kullan” derdi, sahnede kulağıma eğilerek. Bu kadar özverili ve candan motivasyonla sanat müziğine yumşak geçişimi sağladı; hem sevdirdi hem de öz güvenimi kazandırdı.

* Bu arada, Muammer Çetinyay, sanatından etkilendiğiniz kişilerden biridir diyebilir miyiz?

- Diyebilirsiniz. Klasik geçişte, klasik anlamda ilk etkilendiğim sanatçı. Fakat saz dedik ya, saz olunca varım yokum, her şeyim babam. Babamdan sonra gelenler, radyodan duyarak kendilerini hoca kabul ettiğimiz insanlar var. 12. yüzyılda da yaşasalar, 16.-17. yüzyılda da yaşasalar benim etik sanat anlayışıma göre, yaşam felsefeme göre büyük hocalarımız var. Bunların başında Yunus Emre geliyor. Tarihten, kendisini duymayıp eserlerini çaldığımız Pir Sultan Abdal, Şah Hatayi, Kaygusuz Abdal, Erzurumlu Emrah, Sümmani, Ercişli Emrah, Karacaoğlan, Dadaloğlu ve Köroğlu var. Bunlar bizim okuyarak etkilendiğimiz insanlar. Örneğin, bir Aşık Ali Cemali vardı bizim köyde. Bizim yörede ilk 45’lik plağı yapan sanatçıdır. Çok önemli eserleri var. Hatırlarsanız, “Bütün insanlara arzumuz vardır, silahlar yaparak şar etmesinler” ya da mesela “Ateşi nur eden Halillerimiz var,” diyen odur. Eserlerini Arif Sağ, Musa Eroğlu, İbrahim Tatlıses ve Hülya Süer seslendirmiştir. Adana Halkevi eğitiminden sonra Elazığ’da karşılaştığımızda, ben de onu etkiledim. Değişik bir sistem, bağlamayla hicaz çaldığımı gördüğünde elimi tuttu, hem de Kürtçe olarak “Bıko, yavrum, bırakma sen sazı, büyük bir sanatçı olabilirsin” dedi ağlayarak. Bu dostça davranış beni çok derinden etkiledi. Unutamam. Daha sonra büyük şehre geldiğimizde, İstanbul’da, değişik saz çalma sistemleri öğrendik. Örneğin, Ruhi Su, Aşık Veysel, Davut Sulari, Ali Ekber Çiçek, Nida Tüfekçi, Arif Sağ. Bunlar bizden önce seslerini piyasaya vermişti.

İzmir’de başkalarından da etkilendim. Bunlardan biri merhum Yılmaz İpek. Halkevlerinde başladığımızda, Nida Tüfekçi ve Muzaffer Sarısözen hocaları da duyarak, onların teorilerinden etkilendik. Yani, dinlediğimiz herkesten... Bir söz vardır: “Mal müşteriye satılır”. Yahut bir söz daha vardır, Ahi Evren’in, “Aradığını bilmeyen, bulduğunu anlayamaz.” Ben, demek ki ne aradığımı biliyormuşum. Kimi dinlediysem ondan bir etkileşim olmuştur. Örneğin bir Mahmut Erdal, bir Muharrem Ertaş, Neşet Ertaş, Çekiç Ali, önce onlardan... İzmir’e gelince, o zaman Türkiye’de bizim kuşak çok büyük sanatçılar var: Arif Sağ’lar, Musa Eroğlu’lar, Yavuz Top’lar vd.

Bizim bir önceki kuşağın en büyük üstadlarından biri Talip Özkan’dır. Talip Özkan da, aynı Muammer Çetinyay gibi, etkileyen, motive eden, iş yaptıran bir sanatçıydı. Önceden, konservaturlarımız yoktu, ama dürüst ve etik bir usta-çırak ilişkisi vardı. Ve biz bu ustalarımızdan ziyadesiyle yararlandık. Tabii ki güzel ve kocaman yüreklilerinden.

Sonra, Yılmaz İpek... İzmir’de dükkanında çalıştım, abi-kardeş gibi dost olduk. Yılmaz İpek de sazın arabesk ve Batı kalıplarını zorlayan önemli bir virtüözdü. Bambaşka bir şekilde çalan birisi. Sazın kullanım alanını genişleten birinci kuşak usta da diyebiliriz. Biz tabii ondan da çok etkilendik.

Bir parçayı çalışırken talebelerime, bakın diyorum farklı farklı yöntemler var. Batı skalasıyla çalarsak böyle, nota kalıplarına tamamen sadık kalarak çalarsak böyle. Hem notaya sadık kalıp hem de duygu ve yorumumuzu katarsak bu biçimlerde. Lafı en sonunda şöyle bağlıyorum: Almak istersen herkesten bir şey alabilirsin. Vermek istersen, yüreğinin duygusu ve yeteneğinin kapasitesine göre, herkese bir şeyler verebilirsin.

* Yanlış anlamadıysam, Avrupa’ya gelmeniz turne ile oldu. Peki neden Avusturya?

- Turneyle oldu. İlk çıkışımız karayoluyla Hollanda’ya. Yıl, 1976. Ekipte Rıza Konyalı var. Konya türküleri söyleyen, çok iyi gırtlağı olan bir abimiz. Onun yanında, o zamanın süper starı, sanat müziğini ve piyasa türkülerini hakkıyla okuyan, sesinin gücüyle meşhur olan bir sanatçı, Şükran Ay bulunuyordu. Yanımda kanun, klarnet, ud, saz ve darbuka. 70’lı yıllarda önemli bir karışım, önemli bir entegrasyon. O turne bittikten sonra yurda döndüm. Radyoda imtihan kazanmışım, bir prestij sahibiyim İzmir’de. Konuşuyor herkes. Radyoda imtihan yapıldığı zaman, TRT’nin bütün üst düzey otoriteleri gelir. İstanbul radyosundan Yücel Paşmakçı, Ankara’dan Mustafa Geceyatmaz, Genel Müdürlük olarak Nida Tüfekçi, İzmir’den Talip Özkan, Yılmaz İpek, Mustafa Hoşsu; 15 kişilik bir heyet. Hocalarım yüzüme karşı, bir imtihan açılsa da, bir olanak olsa da bu çocuğu alsak, dedikleri halde, heyecandan ölüyordum. Halk müziği yayın şefi merhum Mazlum Nusret Kılıçkıran, beni sakinleştirmeye çalışanlardandı.

Derken, sıra bana geldi. Birkaç parça çaldıktan sonra, şaşırıp da hata yapmıyayım diye durdum. Nida hoca stüdyonun kapısını açarak, “Evladım bir-iki tane daha çalar mısın?” dedi. Çaldıktan sonra yanına çağırdı, “Niçin, dedi, sazında bu kadar çok perde var? Ben de, hocam dedim, ben aslında babamdan öğrendim çalmasını. Babamın beş perdesi vardı. Ha işte, tamam, dedi. Olsun ama hocam, dedim. Babamgillerin kendi özel sazları ve repertuvarları vardı, sadece onları çalarlardı; deyişler, semahlar... Başkasının parçasını (piyasa) çalmıyorlardı. Biz şimdi piyasadayız, cambazlık yapmamız lazım, bunlara ihtiyacımız var, dedim. Piyasada ekmek parası hocam, dedim. Çok güldü. Aferin oğlum, dedi. Ben stüdyodan ayrılınca, hemen arkamdan Talip Özkan geldi. “Koca Bektaşım, en yüksek puanı sana verdiler,” dedi. Öylelikle başladım Tunceli yöresi saz sanatçısı olarak çalmaya.

* Neden Avusturya?

- Hollanda turnesiydi o turne, geri geldik. Bir taraftan radyoda imtihan kazanma, bir taraftan turneye gidip gelme ve turnedeki başarılar; anlatılıyor ve herkes kendisiyle çalışmamı istiyor. Ben de kadro bekliyorum radyodan, ikide bir gidip geliyorum. İmtihan kazandıktan sonra bir de kadro bekliyorsunuz. Kadro beklerken tekrar turneye çıkmak istemedim, ama birisi zorladı. Hakkı Bulut mu, yoksa Yıldıray Çınar mı olacaktı, ben onların turnesiyle geldim bir daha. Bu sefer biraz daha geniş, yalnız Hollanda değil, Hollanda, Almanya, Belçika, İngiltere kapsamında, iki ay sürdü. Tekrar döndüm Türkiye’ye. O turneler ikişer ay hesaplanıyordu. Bir dahaki turne 1978’de, yine beni getirdiler. O zaman Yıldıray Çınar’dı. Yıldıray Çınar, –Allah rahmet eylesin, geçenlerde vefat etti- çok önem verirdi çaldıracağı şef sazına. Örneğin, Arif Sağ çalardı ona. Bir dönem Yılmaz İpek abi çaldı. Sonra Mansur’u istiyorum diyince, ben de gittim bölgedeki hocalarıma, “Hadi oğlum bu sefer de git, kadro gelene kadar.” dediler. O turnelerin ilki Viyana’da, Kongreshaus’ta başladı. O tarihlerde, yazışmamız için belli adresler vardı. Cep telefonu filan yok. İletişimimizi postayla yapıyoruz. Burada, Yılmaz İzmir vardı, konserleri ekseriye o alıyordu. O konserler iki ay sürdü ve Londra’da bitti. Londra’da kalmayı düşünüyordum. Oradaki Kıbrıs Türkleri yerleşik, zeki insanlar. Birinin fabrikası vardı, orada çalışırsın dedi. Diğerinin restoranı vardı, orada çalarsın dedi. Gel gelelim Nürnberg’de bir konser daha varmış. Rüzgârın önündeki kenger gibi, biz de öyle savruluyoruz bu Avrupa’da. Almanya’da kaldık, bir daha İngiltere’ye gidemedik. Bana mektup geliyor, gideceğim yer belirtiliyor, ben de gidip çalıyorum. Aralarda bekliyordum. Birinde iki ay beklemem gerekti, Vorarlberg’de. Küçük bir lokal vardı, orada saz çalıyordum. Bir gün bana bir düğün davetinde bulundular; gittim. Orada yaşlı, tonton bir amca saz çalıyordu. Sonra beni sahneye çağırdılar. Ben çalınca bizim yaşlı amca mest oldu. Tanıştık, o da Tuncelili idi, beni evine davet etti. Evde genç bir kız var. Bir hafta sonra torunumun yaşgünü var, buradaysan seni oraya da davet ediyoruz, dedi. Gittik. O genç kızla biraz daha fazla konuşma olanağım oldu. Adreslerimizi aldık. Turne süresince yazıştık medeni insanlar gibi, arkadaş gibi. Kısacası, o günlerden itibaren beynimin bir kısmı Avusturya’ya takıldı. Gönlüm mü desem, beynim mi desem, siz de anlarsınız şair bir arkadaş olarak. Sonra, Almanya Hollanda arası bazı gelişmeler oldu. Almanya’da çalışmaya başladım. Tanınmış bir Sanat Müziği sanatçısı geliyor Viyana’ya. O solist bayan Almanya’ya yanıma geldi, gel bana çal diye. Gelmem dedim. Çok zorladılar. İstersen yine Almanya’ya dönersin, bari bir ay bana çal, dedi. Beni yine Ayusturya’ya getirdiler.

* Kimdi bu sanatçı?

- Nazan Konuralp. O zaman Türk Sanat Müziği okuyan bir bayan. Bir bağlamayla geldim. Bir tek bağlamayla Türk Sanat Müziği! Avusturya’ya gelirken yolda unutamayacağım bir olay geçti başımdan. Çok güzel başlayan, ancak çok rezil biten bir olay... Turnelerde, hatta askerde de sazım yanımdaydı. Frankfurt’ta aktarma olduk. Koridordan yeni sesler gelmeye başladı. Genç insanların sesleri. Oturduğum kompartmanda yer vardı. Boş yer görünce girip oturdular.

İngilizce konuştuklarını görünce, biraz da İngilizcemi geliştirmek için, nereye gittiklerini sordum. Amerika’dan gelip Viyana’ya gitmektelermiş. Ben de Viyana’ya gittiğimi söyledim. Niçin gittiklerini sordum. Kolej talebesi olduklarını, bir koroları bulunduğunu ve Viyana’ya gezmek, aynı zamanda konser vermek için gittiklerini söylediler. Ben de konser vermeye gittiğimi söyledim. Ne çaldığımı sordular. Türk müziği enstrümanı, yani saz çaldığımı söyledim. Naslı bir şey, diye sordular. Hemen yukarıda dedim. İndirip çalmamı istediler. Akustikle başladım çalmaya. Kompartman yıkıldı. 60 kişilik koro toplandı kapıya. Çok sevindiler, çok hoş bir dostluğumuz oldu. Bu dostluk ve neşe içerisinde geldik gümrük kapısına. Gümrükte polis kapıdan göründü. Pasaport kontrolü yaptı. Herkes, şu benim ehliyetim kadar küçük Amerikan pasaportunu çıkardı, oturduğu yerden şöyle bir gösterdi. Elimdeki büyük Türk pasaporunu görünce polis, kendisiyle gelmemi istedi. Gittim, gidiş o gidiş. Yarım saat, bir saat; oraya soktular buraya baktılar, sonunda ne kadar sürdü bilmiyorum kompartmana döndüm. Surat bir karış herkeste. Viyana’ya kadar kimse benimle konuşmadı. Kaldı ki, Viyana’nın ünlü temiz suyuna varıncaya kadar her şeyi konuşmuştuk birlikte.

* Avusturya’da gönüllü sanat elçiliğinin en güzel örneklerinden birini veriyorsunuz. Avusturyalı ve Türkiyeli birçok dostunuz var. Çalışmalarınızdan bazılarını okurla paylaşır mısınız?

- Elçilik vasfı beni gururlandırıyorsa da, utandırıyor. Sizin o yakıştırmanıza candan teşekkür ediyorum. Buna katılmıyorum. Ben kendimi böyle bir misyonun başında buldum. Ne de olsa, kendini türap görüp mutlu olan bir gelenekten geliyoruz. Bilim adamlarının “çocuklar teyp gibidir, konuşulanların hiçbiri boşa gitmez, sonunda çıkar ortaya” dediği gibi. Demek ki ben babamdan, babamın çevresinden, sofi arkadaşlarından çok şey öğrenmişim. Bildiğini anlatmanın ve yaymanın da çok büyük bir erdem olduğunu babamdan öğrendim. İletişim çağına girdiğimizde şunu gördüm; artık ülkeler, hudutlar, pasaportlar yetersiz kalıyor. Dünya yavaş yavaş küçülen bir köy olmakta.

70’li yıllardan itibaren, başta Aşık Veysel ve Ali İzzet Savaş’la olmak üzere, sazı bütün ilkokullarda tanıtma, Türkiye’ye yayma seferberliği başlatılmıştı.

Düşündüm ki, madem ben yurt dışındayım, ben de bunu burada çapımca yapmalıyım. Çalışmalarımı, üçe beşe, paraya, zamana, emeğe, yorgunluğa bakmadan canla başla yapmaktayım. Bildiğiniz gibi, benim konservatuarda ders vermem, sonra yine konservatuarda Batı müziğinin inceliklerini öğrenmem, müzik akademisine kayıt olmam, kısacası kişisel ilişkilerim bu emelime, bu idealime yardımcı oldu. Konservatuarda 40 dakika olan ders süresi, akort yapmak, sistemi anlatmak, Almancaya çevirmekten dolayı yetmiyordu. Bu nedenlerle, saz öğrenmek isteyenlere daha çok yararlı olayım, zaman sorununu aradan kaldırayım, herkese istediği zamanı ayırabileyim diye, 1993 yılında Saz Derneği’ni kurduk.

Fırsat buldukça ben de Avusturyalı grupların içine giriyorum. Onların parçalarını sazla, bizim parçalarımızı onlarla birlikte yorumlamaya çalışıyorum. Bunlardan en önemlisi, Avusturya’nın en tanınmış pop sanatçısı Reinhard Fendrich ile olan bir projemizdi. Onun bir bestesine saz ile eşlik edilmişti Almanya’da. Stüdyoda Orhan Temur çalmış. Avusturya’da ise ben eşlik ettim.

Bizim sofi felsefesinde bir alperenlik var, kendini adamışlık var. Ben, sazın uluslararası seviyede tanınmasını, uluslararası çalgılarla birlikte çalınmasını, hatta ve hatta en üst seviyede ve senfoni orkestralarında temsil edilmesi için uğraş vermeyi kendime yol çizmişim. Bunu gören, yakından takip eden arkadaşlar da elçilik ünvanını bize layık görmüşler. Kendilerine çok teşekkür ederim.

* Bu amaçlarınızdan ne kadarına ulaşabildiniz?

- Bu amaçlar, bu hedefler o kadar büyük ki, ben ne kadar idealist de davransam başaramam. 24 saatimi ayırsam da olmaz. Ama yetinirsem o idealin öleceğine inanıyorum. Ulaşılması zor bir hedef koymuşum önüme. O kadar büyük bir hedef ki, bu bir Mansur Bildik’le olmaz, bir ekiple de olmuyor. Bir devlet politikası olmak mecburiyetinde. Bu işin bir politik yönü, bir de mali yönü olması lazım. Önce, bir devlet politikası olarak ele alınmalı. Ben tek başıma ve sınırlı imkanlarla bana asistanlık yapan Avusturyalı bir talebe yetiştirmişim. 2-3 saat benimle Türkçe çalıp okuyan Avusturyalı talebem var. Birçok insandan, arkadaştan daha fazla Aşık Veysel’i, Yunus Emre’yi, Pir Sultan’ı tanıyan; halayı, teke zortlamasını, semahı, deyişi bilen Avusturyalı, Filistinli, Fransız, Afganistanlı talebem var. Derinlemesine öğretiyorum onlara.

Mozart yılı dolayısıyla, Mozart projesi çerçevesinde birçok okulda, asistanımla birlikte çocuklarla uygulamalı (workshop) olarak çaldık. Bu projede saz ile saraydan kız kaçırmanın da bazı bölümlerini ve bestelerimi karıştırarak sunduk. Büyük ses getirdi. Sazın tanıtımını parlamentoya varıncaya kadar en üst düzeyde yapmaya çalışıyorum. Geçen gün Parlamento 3. Başkanı da “Parlamentoda bir konser yaptıralım size” dedi. Cumhurbaşkanımız Sayın Dr. Heinz Fischer de sazı tanıyor, yani tanışıyoruz.

* Çalışmalarınız çerçevesinde hangi sanatçıları getirdiniz?

-Her bölümün en usta virtüözlerini Türkiye’den buraya davet ederek,senede en az iki kez konser veriyoruz. Ve bu konserlerde devamlı olarakbilim, diplomasi, üniversite, politika kesiminden en üst düzeydeinsanlar bulunuyor. Bizim insanlarımızı da davet ederek müziğimizin heryönünü, sazla entegrasyonunu sunup sevdirmeye çalışıyoruz. Broşürlerçıkarıyoruz, internet sayfamız var. Bu büyük sanatçıların içinde,Azerbaycan’dan Türkiye’ye gelen, Rusya’nın dünyaca tanınmış önemlibestecilerinden Dimitri Şostakoviç’in bir talebesinden ders alan biraileden olan İlyas Mirzayev de bulunuyor. Buraya davet ederek piyano,saz ve ney konseri yaptık. Yine dünyaca meşhur kanun virtüözümüz HalilKaraduman’ı Türkiye’den buraya davet ettik. 1987’de Franz SchubertKonservatuarında Tuluyhan Uğurlu ile beraber divan ve piyano konseri sunduk. Çok beğenildi.

Sazı, gerek yalnız gerekse öteki çalgılarla, veyahut kendi saz ailesinden destekleyerek konserler, uygulamalı dersler, seminerler, konferanslar yaparak tanıtmaya çalışıyoruz. Üniversite ve konservatuarla yakın ilişki içindeyiz.

Türkiye’den konuğumuz olan sanatçıları web sayfamdaki “Etkinlikler” bölümünde ve arşivde görebilirsiniz. Ben yine de adlarını burada anmak istiyorum: Talip Özkan, Ali Ekber Çiçek, Halil Karaduman, Necati Çelik, Ercan Irmak, Zafer Gündoğdu, Okan Murat Öztürk, Erkan Oğur, İsmail Hakkı Demircioğlu, Hasan Yükselir, Nida Ateş, İlyas Mirzayev, Ali Asker Arduç, Halil Çokyürekli, Hulki Rıza İpek, Süleyman Yıdız, Sinan Yılmaz, Furkan Bilgi ile Bengi Bağlama Üçlüsü.

Ayrıca, benim önerim üzerine, Viyana Saz Derneği, Viyana Müzik Üniversitesi Halk Müziği Araştırma Enstitüsü ve UNESCO iş birliği ile, 23-24 Kasım (2007) tarihleri arasında bir ‘Türk Müziği Sempozyumu’ yapılacaktır. Viyana’da ilk defa gerçekleştirilecek olan sempozyuma, değişik ülkelerden, alanında değerli çalışmalar yapmış 17 konuşmacı katılacaktır. Program dahilinde bir de konserimiz var.

* Sazı geçmişe, eskiye, geleneğe ait bir enstrüman olarak algılarlar, bu anlamda burun bükerler. Sizce saz nedir, müzik dünyamızdaki yeri neresidir?

- Geçmiş diye burun bükenlere bir sözüm var: Geçmişine sahip çıkmayan geleceğine silah sıkar, top sıkar. Saz bizim geçmişimiz değil, bizim kendimiz. Türkiye’de hiçbir çalgı saz kadar asil ve bize ait, bizim kimliğimiz değildir. Bizden önce de saz, Orta Asya’da kopuz olarak ve başta hayvan tırnaklarından olmak üzere çeşitli nesnelerden yapılıp çalınıyordu. Dede Korkut, ilk ve en iyi çalanların başından gelir. Ozanlarımızdan Aşık Paşa Ağa, taa 9. yüzyılda Anadolu’ya getirmiştir sazı. Bugünkü şekle yakın olarak, Aşık Paşa’dan sonra Yunus Emre’ler, Pir Sultan’lar, Muharrem Ertaş’lar, Neşet Ertaş’lar, Davut Sulari’ler, Veysel’ler, Ali İzzet Savaş’lar, Nida Tüfekçi’ler, Sarısözen’ler, bunların hepsi çağına göre yapmıştır yaptığını.

Muzaffer Sarısözen, sazın horlandığı, kimse tarafından kabul görmediği dönemlerde smokin giyer, papyon takar ve sazını da eline alarak, zamanın sosyete semtlerine gider saatlerce dolaşırmış. ″Birinci kuşak″tan duyduğuma göre; ben böyle yapıyorum ki, asilzadelerin, sosyetelerin de saz taşıyıp çaldığını herkes görsün, dermiş. Bir yanda bu örnek varken, diğer yanda sazı hor görüp, saza yazılan notaları devlet kurumlarında, devletten aldıkları aylıkla,

″bunlar tezek kokuyor″ diye yere çarpan hocaların olduğunu duyardık.

Biz yaşadığımız çağa uygun çalışmalar yapmalıyız. Belki bilgisayar çağında yaşıyor olabiliriz, ama geçmiştekilere saygı duyup sahip çıkmazsak, bu çağda da bir şey yapamayız. Doğrudur, insanoğlu babasından ileri, doğacak çocuğundan geridir. Ama istisnalar kaideyi bozmaz. Devamlı bir örnek gösteriyorum: Bugünkü teknolojide geçebilir miyiz hiçbirimiz Sinan hocayı? Geçebilen var mı Mimar Sinan’ı?

Günümüze geldiğimizde saz artık her yerde her şeyi çalabilecek durumda bir çalgıdır. Yeter ki bu işten para kazanan baronlarımız, hâlâ para diye tutuşmasınlar. Sazdan kazandıklarını artık geri ödesinler. Kendisini maddi ve manevi olarak sağlama almış; ağalık, babalık, zenginlik içinde yaşayan üstadlarımız, üstat dediğimiz, saygı duyduğumuz büyüklerimiz var. Bunlar artık sazın bugünkü standardizasyonundaki görevlerinin başına gelmeliler. Saza senfoniler, konçertolar, uvertürler yazmalılar. Sazın karakterine ve dünyadaki gelişime göre yazarak götürmeliyiz senfoni orkestralarına.

Sazımızı, dünyanın en tanınmış orkestralarının önüne solist olarak koymazsak, ondan sonra tabii ki eski ve yerinde saymış oluruz. Bu bizim elimizde; ama burun bükmek, eskidir demek, saygısızlığın dikalasıdır. Kendisine burun büküyordur. Herkes kendi çapında zorlamalı. Bu çalgımızı evrensel yerine getirmek için çalışmalıyız. Çalışılırsa buna uyumlu bir enstrümandır. Tabii ki aslından ödün vermeden.

* Saz sanatçıları halka daha yakın olarak bilinir. Böyle bir sınıflandırma yapılacak olsa, siz kendinizi nerede tanımlardınız?

- Yalnızca saz sanatçıları değil, sanatçıların hepsi halka yakın olmalı. Halka inmeli ve saza da saygı duymalı. Bir özdeyiş vardır, “Aslını inkâr eden haramzadedir” diye. Asıl olan sazdır. Orta Asya’dan, Dede Korkut’tan bu güne dek yanımızdan ayırmadığımız yegane çalgımız... Ve sazla yorumladığımız türküler, deyişler, ağıtlar, semahlar, nefesler, zeybekler, iskân ve isyan türküleri, hoyratlar, arguvan havaları, baranalar, çamşığı, barak ve amik havaları, yol havaları, bozlaklar, karşılamalar, kolbastılar değil mi ulusal müziğimizin temelini oluşturan?

Saz sanatıyla uzaktan yakından ilgisi olan bir bireyin halka yakın olmaması düşünülemez. Yoksa, yukarıdaki güzel özdeyişin muhatabı olmaktan kurtulamaz. Bana gelince, ben her zaman ve her yerde halkın yanında olduğumu söylüyor, hâl ve hareketlerimle de aslımı inkâr etmediğimi gösteriyorum.

Size, Erzincan yöremizden çok güzel bir deyişin son dörtlüğünü sunmak istiyorum. Deyişi, merhum Ali Ekber Çiçek derleyip yorumlayarak, Talip Özkan’da notalayarak TRT repertuvarına, dolayısıyla da bize kazandırmıştır.

Aşık isen Aşk badesin nuş eyle

Arif ol daima gönül hoş eyle

Her dem enginlere akıp coş eyle

Umman`a varılmaz sel olmayınca.

Bilgi:

Mansur Bildik, 1949 yılında Tunceli’ de doğdu. 1965 yılında Adana Halkevi'nde halk müziği ve saz eğitimine başladı ve sistemli bir saz ve müzik eğitimi ile tanışmış oldu. 1975 yılında TRT’ nin açtığı, jürisinde Nida Tüfekçi, Mustafa Geceyatmaz, Yücel Pasmakçı, Mustafa Hossu, Yılmaz İpek ve Talip Özkan gibi sanatçıların bulunduğu ön dinleme sınavını en iyi derece ile kazanarak, TRT’ de Tunceli yöresi saz sanatçısı sıfatıyla çalışmaya başladı. Aynı sürelerde Şükran Ay, Kamuran Akkor, Alaaddin Şensoy, Hakkı Bulut, İbrahim Tatlıses, Ahmet Sezgin, Nuri Sesigüzel, Yıldıray Çınar, Ahmet Günday, Erkan Ocaklı, Aşık Davud Suları, Aşık Daimi, Aşık Kul Ahmet, Rıza Konyalı, Mustafa Keser, Aşık Murat Çobanoğlu, Aşık Şeref Taşlıova, Hisarlı Ahmet (Hacı Ahmet İnegöllü, Kütahya) gibi Türkiye’ nin en tanınmış ses ve saz sanatçıları ile yurt içi ve yurt dışı turnelerine katıldı. 1980 yılında Viyana’ ya yerleşti. Dünyada müziğin başkenti sayılan bu şehirde hayat felsefesinin ona verdiği sorumlulukla kendini tamamen müziğe verdi. Çalışmalarının odak noktasını Türk Halk Müziği ve sazın tanıtımı ve evrenselleştirilmesi oluşturdu. 1984 yılında 125 yıllık geçmişi ve geleneği olan Franz Schubert Konservatuarında saz öğretimine başladı. Burada piyano ve armoni ile ilgilenerek Batı ve Doğu müziği arasındaki ilişkileri incelemeye çalıştı. 1990 yılından itibaren Avusturya devletinin kültür ve eğitim politikasına yön veren Halk Eğitim Yüksek Okullarında sazı öğretmeye ve tanıtmaya başladı.

Bu arada sayısız televizyon ve radyo programı yaptı ve konserler verdi. Birçok festivale saz virtüözü olarak katıldı ve birçok konferans ve seminerde konuşmacı olarak bulundu.

1993 yazında, sazın ve Türk Halk Müziğinin tanıtımını kurumsallaştırmak hayalinin ilk adımını atarak «Viyana Saz Derneği»ni kurdu. İlk yıllarında başkanlığını yaptığı bu derneğe yerli, yabancı bilim adamı, sanatçı, sanatseveri üye ve talebe olarak kazandırarak, yönetime gelmelerini, dernek için aktif çalışmalarını sağladı. Daha sonra enerjisini esas konusu olan müzik ve müzik eğitimine vermeye başladı.

2005 yılında Stefan Bernheimer ile birlikte Barbara Frischmuth'un kitabından uyarlanan "Dostun Alın Yazısı" (Die Schrift des Freundes) filminin, 2006 yılında Alina Tretinjak'ın "Kıblemiz Mekke" (Südost Richtung Mekka) filminin müziğini yaptı.

2006 Mozart Yılı dolaysıyla Viyana’da yapılan etkinliklere; "Mozart Allaturka"ya iki Workshop ve bir konserle katkıda bulundu.

Viyana Eyalet Başkanı Dr. Häupl ve Viyana Eyalet Hükümeti tarafından, Viyana Eyaleti Altın Şeref Madalyasına layık görüldü.

Tuncelili saz sanatçısı, kurslarını, 19. yüzyıl Avusturya ressamlarından Friedrich Amerling’in doğduğu ve 1978’den bu yana kültürevi olarak kullanılan yapıda (Amerlinghaus) vermektedir.

(Bu bilgiler, sanatçının www.mansur-bildik.com adlı web sayfasından alınmıştır.)
 
Yorumlar
Bu yazıyla ilgili yorum bulunmamaktadır.
 
 
Aziz Şeker
Can Küçükali
Delfin Rukal
Gündoğdu Yıldırım
Hamit Ölçer
Kemal Gökcan
Özgür Karakaya
Salim Çalık
Vefa Akdoğan
Yaşar İlbay
 
  Son 10 Yorum
a.ö. sosyal hizmet mezunları kpss ile atanır mı bilgi verirmisiniz...
beyaz melek eleştirinize bi kaç sene önce yazdığım yorumumu da okudum az önce ve yorumumun bazi tara...
2 yıllık bölüm hakkında açıkçası kafalar sisli, anlaşıldığı üzere devletin de belirlemiş olduğu birş...
ne kadar içten.. canım yandı okurken; pek akılcı olmadığı halde.....
Gazete gerçekten çok önemli. Ama internet çıktıktan sonra pek değeri kalmadığı açıkça ortada......
Bu vatana kıyılır mı be abi..? gerçekten anlamlı bir yazı.. ...
gerçekten çok güzel bir yazı.. ...
Sayın Gündoğdu Yıldırım, bende bu siteye "okumuyorsun Türkiyem" başlıklı bir yazı yazmıştım. ...
Türkiye'de yeterince siyasi parti bulunmaktadır. Farklı bir vizyonu yoksa, yeni bir misyonu yoksa ...
şu ana kadar iki partili sistem eğilimi üçüncü bir partiyi imkansız kılıyordu. sağ kendini akp'de bu...
 
 
 
 
Reklam
vermek
istiyorum!
 
© 2007 Her hakkı saklıdır • Yasal Uyarı ve Gizlilik Beyanı Tasarım ve Programlama bt2